ArreatSummit engagement report
@thearreatsummit - 186K followers on X
Measured over 60 original posts from a 30-day window, last computed on October 11, 2026.
Engagement
A typical post picks up 229 interactions against 186K followers, an engagement rate of 0.126%. Measured over 60 original posts, its engagement rate beats 64% of 20,444 tracked accounts of a similar size, which puts it in the middle of its size range rather than at either end. Posts are seen about 25K times each, and 0.926% of those impressions turn into an interaction. That is about 13.3% of the follower count, which is the gap between an audience on paper and an audience in a timeline. Posting runs at about 2.2 posts a day over the last 30 days, with activity on almost every day in the window. Most posts go out around 07:00 UTC, and Wednesday is the busiest day of the week. Of the 60 posts sampled, 78% carry an image or video and 8% are part of a thread. The account's strongest tracked post pulled 1.6K interactions, about 7.0x its own typical post.
Measured over 60 original posts from a 30-day window, last computed on October 11, 2026.
Compared with accounts its own size
ArreatSummit's engagement rate beats 64% of the tracked X accounts closest to it in follower count (20,444 accounts, accounts of similar size (decile 9 of 10)). A percentile is spread evenly by construction, so 50 really is the middle of that group and 90 really is its top tenth.
On engagement per impression rather than per follower it beats 41% of the same group. When those two numbers disagree, the gap is about how far its posts travel rather than how people react to them.
Where this sits in the catalog
At 0.126%, ArreatSummit sits above the 25th percentile of the 205,374 accounts in this comparison. That places it in the below the median band, which runs 0.024% to 0.143%.
Show the percentile table
| Percentile | Engagement rate |
|---|---|
| 10th percentile | 0.004% |
| 25th percentile | 0.024% |
| 50th percentile | 0.143% |
| 75th percentile | 0.678% |
| 90th percentile | 2.55% |
| 99th percentile | 82.4% |
This ruler is the whole measured catalog, not a size-matched group: it shows where the raw rate falls across every account we can measure, all of which are large. For a like-for-like comparison, read the size-band percentile above instead. See how the bands are built
Posting timing
This account posts most often around 07:00 UTC, and Wednesday is its busiest day of the week. The bars below are the catalog-wide pattern, with this account's own busiest slot marked. They do not show how this account performs at each hour: we keep one aggregate per account, not one per hour, so that measurement does not exist in our data.
Show engagement by hour posted, utc as a table
| Hour (UTC) | Vs author median | Posts |
|---|---|---|
| 00:00 UTC | -1% | 89K |
| 01:00 UTC | -2% | 90K |
| 02:00 UTC | -3% | 88K |
| 03:00 UTC | -4% | 94K |
| 04:00 UTC | -5% | 76K |
| 05:00 UTC | -4% | 75K |
| 06:00 UTC | -5% | 86K |
| 07:00 UTC | -5% | 93K |
| 08:00 UTC | -4% | 108K |
| 09:00 UTC | -4% | 124K |
| 10:00 UTC | -3% | 129K |
| 11:00 UTC | -3% | 141K |
| 12:00 UTC | -3% | 154K |
| 13:00 UTC | -3% | 167K |
| 14:00 UTC | -4% | 173K |
| 15:00 UTC | -2% | 176K |
| 16:00 UTC | -3% | 171K |
| 17:00 UTC | -3% | 159K |
| 18:00 UTC | -2% | 149K |
| 19:00 UTC | -2% | 141K |
| 20:00 UTC | -1% | 131K |
| 21:00 UTC | 0% | 116K |
| 22:00 UTC | -2% | 100K |
| 23:00 UTC | -1% | 90K |
Show engagement by day of week as a table
| Day | Vs author median | Posts |
|---|---|---|
| Sunday | +5% | 393K |
| Monday | +1% | 483K |
| Tuesday | -2% | 520K |
| Wednesday | -3% | 472K |
| Thursday | -2% | 430K |
| Friday | -3% | 447K |
| Saturday | +2% | 393K |
Formats this account uses
Its own posting mix on the left, and what each of those formats does across every account we track on the right. Only formats where the effect clears our publish test appear here, so an empty row is a format we could not measure rather than one that does nothing.
| Format | This account | Catalog effect | 95% interval | Accounts behind it |
|---|---|---|---|---|
| Image or video | 78% of posts | +111% | +108% to +115% | 34K |
| Outbound link | 2% of posts | -41% | -42% to -40% | 32K |
| Typical length | - | +15% | +14% to +16% | 32K |
- 78% of this account's sampled posts carry an image or video. Across the catalog, posts with an image or video run 111% above the same accounts' other posts.
- 2% of its posts carry a link off X. Across the catalog, posts with an outbound link run 41% below the same accounts' other posts.
- Its average post runs 1936 characters, which falls in the over 280 characters band. Across the catalog, posts over 280 characters run 15% above the same accounts' other posts.
These are catalog-wide differences applied to this account's own posting mix, not a measurement of how each format performs for this account specifically. We keep one median per account, not one per format per account, so the second thing is not something this data can tell you.
Best tweets
- Sep 8, 20267.0x their median
Zamanın göreliliğini anlamanız için bir örnek vereyim. Bugünkü fizik bilgimize göre kütlesi olan bir cismi ışık hızına ulaştıramıyoruz. Fakat ışık hızına yeterince yaklaşırsak çok ilginç bir şey oluyor. Bir rokete bindiniz ve hızınız yaklaşık: %99,9999999999999999999999686 ışık hızı. Dünya’dan yaklaşık 2,4 milyon ışık yılı uzaktaki Andromeda Galaksisi’ne doğru yola çıktınız. Dünya’dan bakan biri Andromeda’ya ulaşmanızın yaklaşık 2,4 milyon yıl sürdüğünü hesaplıyor. Siz ise saatinize bakıyorsunuz: 1 dakika geçmiş. Kendi saatiniz size tamamen normal geliyor. Fakat sizin referans sisteminizde hareket doğrultusundaki mesafeler Lorentz büzülmesine uğruyor. Dünya ile Andromeda arasındaki 2,4 milyon ışık yıllık mesafe sizin için yaklaşık bir ışık dakikasına kadar büzülmüş durumda. Andromeda’ya vardığınız anda dönüp aynı hızla Dünya’ya geldiğinizi varsayalım. Rokette geçen toplam süre: Yaklaşık 2 dakika. Dünya’da geçen toplam süre: Yaklaşık 4,8 milyon yıl. Siz yalnızca iki dakika yaşlandınız. Döndüğünüzde bıraktığınız Dünya artık yok. Kıtaların konumları değişmiş, milyonlarca nesil yaşamış ve ölmüş, Homo sapiens’in hala var olup olmadığını bile bilmiyorsunuz. Dünya’daki gözlemci açısından sizin saatinizde çok az zaman geçti. Sizin açınızdan ise saatiniz her zamanki gibi çalıştı ama katetmeniz gereken mesafe olağanüstü kısaldı. İkiniz de haklısınız. Çünkü evrenin herkes için aynı çalışan ortak bir saati yok. Zamanın göreliliği kabaca bu.
- Sep 25, 20262.1x their median
Bir idam mangasının karşısında, gözleri bağlı bir mahkum var. Mangada 100 asker ellerindeki tüfekleri mahkuma doğrultmuş ama yalnızca birinde gerçek mermi var. Hangi tüfeğin dolu olduğu bilinmiyor ve ateş edildikten sonra da anlaşılmıyor. Yüz asker aynı anda tetiğe bastığında mahkum ölür. Askerlerden birine dönüp soruyoruz: Mahkumu sen mi öldürdün? Her asker için öldüren kişi olma ihtimali yalnızca %1. Ama içlerinden biri kesinlikle öldürdü. Peki kimseye sen öldürdün diyemediğimiz bu ölümden kim sorumlu? Şimdi küçük bir değişiklik yapalım. Ertesi gün yapılan incelemede gerçek merminin hangi tüfekten çıktığı tespit edilsin. Artık mahkumu hangi askerin öldürdüğünü biliyoruz. Fakat bu bilgi gerçekte neyi değiştirdi? Yüz asker de aynı anda tetiğe bastı. Hiçbiri silahında gerçek mermi olup olmadığını bilmiyordu. Öldüren asker diğer 99 askerden daha farklı bir karar vermedi, daha farklı bir niyet taşımadı ve daha büyük bir risk almadı. Aralarındaki tek fark şanstı. Felsefede bunun daha geniş haline “ahlaki şans” deniyor. Kontrolümüz dışında kalan bir sonuç, hakkımızdaki ahlaki yargıyı değiştirebilir. Aynı miktarda içki içmiş iki insanın aynı dikkatsizlikle otomobil kullandığını düşünelim. Birinin önüne kimse çıkmaz ve evine ulaşır. Diğerinin önüne bir çocuk çıkar ve çocuk ölür. İkisinin verdiği karar aynıdır ama artık onlara aynı gözle bakmayız. Belki de rahatsız edici olan tam olarak budur. İnsanları yalnızca seçtikleri şeyler için yargıladığımızı düşünürüz. Oysa bazen iki insan arasındaki ahlaki mesafeyi onların seçimi değil, başlarına gelen tesadüf belirler.
- Sep 25, 2026
Hiç tanımadığınız bir insan hakkında size üç bilgi verdiğimi düşünün. Mesleğini, dinlediği müziği ve boş zamanlarında ne yaptığını söylüyorum. Sonra aynı insan hakkında dördüncü bir bilgi veriyorum. Siz: “Hiç beklemezdim.” Neden? İlk üç bilgi dördüncüsüyle çelişmiyorsa aslında şaşıracak hiçbir şey yok. Muhtemelen siz ilk üç bilgiyi öğrenirken yalnızca üç bilgi edinmediniz. Söylemediğim onlarca şeyi de farkında olmadan kendiniz tamamladınız. Bir insanın mesleğini öğreniyorsunuz, nasıl biri olduğuna ilişkin bir taslak oluşuyor. Hangi müziği dinlediğini öğreniyorsunuz, birkaç çizgi daha ekleniyor. Eğitimini, yaşadığı yeri, okuduğu kitapları öğrendikçe boşlukları doldurmaya devam ediyorsunuz. Bir süre sonra karşınızda artık o insan değil, zihninizin onun hakkında oluşturduğu model duruyor. Sonra modelinize uymayan bir bilgi geliyor. Bir profesör arabesk dinliyor. Bir matematikçi fal baktırıyor. Bir ağır ceza hakimi hafta sonları punk grubunda gitar çalıyor. Bir coğrafya öğretmeni Dünya’nın düz olduğunu savunuyor. (Bu örnek gerçek) Sonuncusunda el frenine asılın. Çünkü orada gerçekten şaşırmak için bir nedenimiz var. Bir coğrafya öğretmeninin Dünya’nın düz olduğunu savunması, mesleğinin temel bilgi alanıyla doğrudan çelişir. Ama profesörün arabesk dinlemesinde nasıl bir çelişki var? Hakimin punk grubunda gitar çalmasını tuhaf yapan hangi mantık kuralı? İnsanları sınıflandırmakta sorun yok. Zihnimiz birkaç bilgiden hareketle tahminler yapmak zorunda. Sorun, tahmin ettiğimizi unutup bildiğimizi sanmaya başladığımız yerde başlar. Bir insan hakkında birkaç koordinat öğreniyoruz ve haritanın geri kalanını kendimiz çiziyoruz. Sonra o insan çizdiğimiz haritanın dışına çıktığında tutarsız olanın o olduğunu düşünüyoruz. Oysa tutarlılıkla tekdüzelik aynı şey değil. Bugün savunduğunun yarın tam tersini savunan birinden açıklama beklemek tutarlılık aramaktır. Bir bilim insanının yalnızca klasik müzik dinlemesini, bir köylünün felsefeyle ilgilenmemesini, ciddi bir mesleği olan insanın saçmalamamasını beklemek ise başka bir şey. Bu beklentilerin önemli bir bölümünü karşımızdaki insan üretmedi. Biz ürettik. Belki de birini gerçekten tanımaya başladığımızı gösteren an, onu doğru kutuya yerleştirdiğimiz an değildir. Elimizdeki kutunun yetmediğini fark ettiğimiz andır.
- Sep 24, 2026
Aslında tam tarihi hatırlamıyorum ama maket bıçağı yarası kadar derinmiş meğerse. Otobüsün cam kenarını hak edecek kadar değerli olmadığım zamanlardı muhtemelen. Dışarı baksan da dağ görürsün en fazla ama kafanı yukarı iyice kaldırmadan mavilik seçme şansın yoktu. Ama tek taraftan da değil. Otobüs çevrelenmiş gibi olur ben memlekete giderken. Rahmetli Volkan Konak’ın kendi bile başladığında sonunun nereye varacağını bilmediği şiirler gibi bir hayat yaşamak zorundayız. Kim bilebiliyor ki zaten? Sonsuz cehennem fikri hiç korkutmuyor mu? Gözünün zor seçebildiği boyutta 9 rakamlarını gözlemlenebilir evrenin tamamına sığdırdığını düşün. Böyle bir sayı yok ama var… Bunu üslü sayılara çevir, üzerine aynı sayıyı yaz. Bu kadar yılı saniye gibi düşün. Sürekli işkence çek ve hayal edemediğin o süre bittiğinde cezanın sadece yüzde sıfırındasın. Yüzde bir bile olmadı. Hepi topu yaşadığım 80 yılda kime ne kötülük etmiş olabilirim ki? Bütün ömrüm hatalarla geçse bile ömrüm kadar işkence çekmem daha doğru değil miydi? Ama vicdan bile sonsuz değil ya hani. Zihnim bir yerde hatamı görmemi sağlardı, ömrüm yetecek olsaydı. Dünyaya gelmeyi ben seçmedim. İstemediğim, hatta sevmediğim bir tiyatroyu izlemek de değil, yaşamak zorunda bırakıldım. İçinde acı çekme garantisi de cabası. Yavaş yavaş rendeleniyoruz her Allah’ın günü. Sıyrılmak da mümkün görünmüyor. Teslim olmak zorunda mıyım? İçinde bulunduğum durumun tek değişkeni ben değilken her felaketten neden yalnızca ben sorumlu olayım ki? Ne diyordum, güneşi zor görürsünüz… Bulutlar eksik olmaz bizim oralarda. Sis derler, içinden yürüyerek geçebilirsiniz. 1500 metre daha yakınız gökyüzüne. Temmuz ayında gündüz bile soba yakarsınız. Ağustosta yorgansız uyuyamazsınız. Bu insanların ödülü müdür, cezası mı ona siz karar verin. Artık ağaç bile göremeyeceğiniz yükseklikte yaylamız var bir tane. Hatta onun da yukarısına çıkıyoruz. Kulaklarımız basınç farkından çınlamaya başlıyor. Biz dağlı insanlarız basitçe. Bu kalabalıkta işimiz yok. O sebeple hep yabancı kalacağıma neredeyse eminim. İki öğreti dışında bugüne kadar yaşadığı 120 milyar olduğu tahmin edilen insanların hiçbiri sonsuz cehennemi düşünememiş. Ama ben tam ortasında yaşadığıma eminim…
- Sep 25, 2026
Dün gece hiç uyuyamadım. Zerre gözümü kırpmadım. Hatta hala uyumadan güne devam ediyorum. İnsanın sinirlendiğinde salgıladığı hormonlar uyumasını imkansız hale getirir. Tüm ışıkları kapatıp dinlediğim türkülere de ara verdim. Her şeyi denemeliydim. İstihza ile gülecek varsa karşıma çıkıp türkülerin sanatsal değerini tartışabilir. Batı aristokrasisinin teamüllerini kabul etmek uğruna neyden vazgeçtiğinden haberi bile yok. İnsanın boğazı düğümlenmiyorsa buna kim sanat diyor? İçin delik deşik olmadıkça ne adına dinlersin ki? Neyse ne diyordum, hiç uyumadım… Bana bunları yaşatan kansızla yüzleşmem gerekiyordu, başka türlü olmayacak. Her gözümü kapattığımda kulağımın dibinde ama ışığı açtığımda kimse yok. Ya ben delirecektim ya da bu sineği öldürecektim. Kansızdı gerçekten, yoksa neden kanımı emmeye çalışsın ki? Bir de kan grubuyla falan alakası yok, karbon salınımına göre iştahları kabarıyormuş. Siz uyuduğunuzda hareketsiz olduğunuzdan gelip işini görüp gidecek. Ne yapıyorsan yap da kulağımın içinde ne işin var arkadaş? Hem açlık bastırdı, hem midem bulanıyor, hem uykusuzum hem sinirliyim. Hepsi birbirine bulaştı. Beni en çok hangisi rahatsız ediyor bilemedim. Bu arada sabaha karşı kurduğum komplo teorisinin tamamen saçmalık olmadığını öğrendim. 2025 yılında bir çalışmada sivrisineklere yaklaşan bir tehdidi taklit eden görüntüler göstermişler. Hareketi fark ettiklerinde insan aramayı bırakıp kaçmışlar. Tehlike ortadan kalktığında yeniden aramaya başlıyormuş. Saatlerce bir sivrisinekle zeka savaşı verdiğimi düşünürken bunun üzerine makale okuyacak noktaya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Daha kötüsü, makaleyi okuduktan sonra savaşı kimin kazandığından da pek emin değilim.
- Sep 27, 2026
Bir insanın size aynı hatanızı yıllardır söylediğini düşünün. İlk başta itiraz ediyorsunuz. Sonra başka biri aynı şeyi söylüyor. Ardından bir başkası. Bir süre sonra savunacak yeriniz kalmıyor. Haklılar. Siz de farkındasınız artık. Peki ertesi gün ne yapıyorsunuz? Aynı şeyi. İnsanın kendisini tanımasının onu değiştireceğine dair tuhaf bir inancımız var. Sanki hatamızı teşhis ettiğimiz anda tedavinin yarısını tamamlamışız gibi… Ben kendi hatalarımın ne kadarını gördüğümün farkında bile değilim. Öfkelendiğimde bazen aşağılayıcı olabiliyorum. Üstelik bazen karşımdakinin hata yaptığını kabul etmesi yetmiyor. Hatasının ne kadar büyük olduğunu anlamasını, hatta biraz da hissetmesine de aptalca takılırım. Bunun yanlış olduğunu bilmek başka şey. Ama yine yapıyorum. İnsanları kafamda sınıflandırıyorum. Birinin birkaç kez “kendimce hatalı” davrandığını gördüğümde yaptığı şeyle yetinmeyip insanın kendisi hakkında hüküm vermeye başlarım. Sonra o hükmün aksini gösteren davranışlarını kolayca görmezden gelirim. Bunu da biliyorum. Yine yapıyorum. Bana yapılan hataları kolay unutmuyorum. Affettiğimi düşündüğüm şeyleri bile zihnimin bir yerinde itinayla klasörlerim. Yeni bir kavga çıktığında yıllar önce kapandığını sandığım klasörlerin kilitleri birden gürültüyle açılır. Bazen karşımdakinin ne demek istediğini anlamadan neden söylediğiyle ilgili otomatik karara varırım. Beni küçümsediğini, ciddiye almadığını, kötü niyetli olduğunu düşünürüm. Belki yalnızca yanlış ifade etti. Belki beni hiç düşünmedi bile. Hata yapmak bedava sonuçta. Ama insan kendi zihninde savcı olduğunda delil bulmakta pek zorlanmaz ki. Gururun insanın uydurduğu bir şey olduğunu yazabiliyorum ama birisi gururuma dokunduğunda bunu hatırlamayacak kadar da aptal bir insanım. İşin daha rezil tarafı bütün bunların farkında olmama rağmen düzeltme girişiminde bulunduğuma kendimi inandırıyorum ama nafile. Çünkü insan bilmediği bir kusuru için kendisine mazeret bulabilir. Görmemiştir. Kimse söylememiştir. Fark etmemiştir. Benim o rahatlığım da yok. Aynanın karşısındayım. Neremin çirkin olduğunu biliyorum. Yine de ışığı kapatıp aynı yüzle dışarı çıkıyorum. Tam kepazelik değil mi?
- Sep 24, 2026
Bir aynanın yalnızca seni göstermediğini, ona her baktığında yüzünü de biraz değiştirdiğini düşün. İlk anda rahatsız edici gelecek. Aynanın görevi beni olduğum gibi göstermek değil mi? Neden beni değiştirsin? İyi ama gelişmenin mecburiyeti değişmek değil mi? Bir kitap okuduktan sonra dünyaya tam olarak eskisi gibi bakıyorsan o kitap sana ne katmıştır? Yeni bir şey öğrendiğin halde düşüncelerinin hiçbirinde en küçük bir değişiklik olmuyorsa gerçekten öğrenmiş sayılır mısın? Bazen tek bir fikir, yıllardır hiç dokunmadan taşıdığın bir düşüncenin en rahatsız edici yerini bulup oraya tornavidayı sokar. Bir kez gevşettikten sonra da mesele yalnızca o düşünce değildir. Ona yasladığın başka fikirler de yerinden oynamaya başlar. Hayatımız boyunca zaten böyle değişiyoruz. Okuduğumuz kitaplar, tanıştığımız insanlar, yaptığımız hatalar, kaybettiklerimiz, aşık olduğumuz biriyle sabaha kadar yaptığımız konuşmalar… Yıllar önce duyduğumuz ve nedenini bile hatırlamadığımız bir cümle… Hepsi zihnimizde bir şeylere dokunur. Bazıları küçük bir iz bırakır, bazıları düşünme biçimimizi tamamen değiştirir. Garip olan, bütün bunları hayatın doğal bir parçası kabul ederken değiştiğimizi fark ettiğimiz anda bundan ürkmemiz. “Ben eskiden böyle değildim.” Elbette değildin. Aradan yıllar geçti. İnsanlar tanıdın, insanlar kaybettin, yanıldın, öğrendin, hayal kırıklığına uğradın, fikrini değiştirdin. Bütün bunların içinden geçip diğer taraftan tamamen aynı insan olarak çıkman daha tuhaf olmaz mıydı? Belki de değiştikçe kendimizden uzaklaşmıyoruz. Belki insan bazen ancak değişerek kendisine yaklaşır. Çünkü iyi bir ayna yalnızca nasıl göründüğünü göstermez. Daha önce yüzünde fark etmediğin başka bir şeyi de gösterir. Bazen bir kitap o aynadır. Bazen bir insan. Bazen bir kayıp. Bazen de yıllardır doğru bildiğin bir şeyin yanlış olduğunu fark ettiğin o birkaç saniye… Hepsine bakmadan önce başka biriydin. Baktıktan sonra başka biri. Belki mesele aynaya baktığında yüzünün değişmesi değildir. Asıl korkutucu olan, yıllarca onlarca aynaya bakıp yüzünün hiç değişmemesidir…
- Sep 22, 2026
Akşam evinizde koltuğa uzandınız… Kapı kilitli. Oda muntazam sıcaklıkta. Buzdolabı yiyecek dolu. Musluktan temiz su akıyor. Başımızın üzerinde tonlarca betonarme yığını var ve bunu gün içinde bir kez bile düşünmüyoruz. 300.000 yıllık insanlık tarihinin son 150 yılında dışarıdaki dünyayla aramıza oldukça kalın bir duvar örmeyi başardık. Yağmur yağsa da ıslanmıyoruz. Hava soğusa da üşümüyoruz. Hava kararsa da bir düğme ile gündüz geri geliyor. Hastalanırsanız birkaç kilometre ötede, insan bedeninin içini görüntüleyebilen makinelerin bulunduğu bir bina var. Bütün bunların ortasında kalp atışlarınız giderek hızlanmaya başladı… Çünkü patronunuz az önce “Yarın konuşalım” yazmış. İki kelime. Eskiden bir yırtıcıyla karşılaştığımızda olan şeyin aynısı. Hayatta kalmamızı sağlayan o yegane refleksler… Nasıl bir tehlike ki bu… Evinizin kapısını kilitlerken dışarıda bıraktığınız dünyanın tamamından daha kalın duvarlarınız var ama bu iki kelimeyi dışarıda bırakabilecek bir duvar henüz icat edilmedi. Üstelik odada yalnız değiliz. Gelecek ay ödenecek kredi kartı borcu da orada. Bitirmediğiniz iş de. Öğleden sonra gönderdiğiniz mesaja hala cevap vermeyen salak da. Sizden daha gençken sizden daha başarılı olmuş biri de. Hiçbiri gerçekten odada değil. Ama beyniniz açısından bunun pek önemi yok. Belki de modern insanın yaşadığı en garip değişimlerden biri burada kıvranıyor. Binlerce yıl boyunca dış dünyadaki tehlikelerden korunmak için daha iyi duvarlar yaptık. Sonunda dışarıyı içeri giremeyecek hale getirsek de hepsini kafamızın içine hapsettik…
- Sep 26, 2026
Çocukluğumdan hatırladığım bazı sahnelerin izlerinin ne denli mühre dönüştüğünü çok geç anladım. Babannemin köyü başkaydı, eski bir Rum köyüydü. Hatta eski adı Rumca “yeşillik” demekti. Oraya gittiğimizde sadece gidip dönmezdik, günlerce kalınırdı. Duvara asılan kemençeyi oyun aralarında izlerdim ama dokunmama izin vermezlerdi. Bir keresinde bağlama için izin vermişlerdi. Herkes zaten bir iki odanın içine doluşur, uyurken herkes bu odalarda yer yatağına nizami olarak dizilerek uyurdu. Nasıl tutulacağını gösterirlerken baş parmağımı kullanmış olacağım ki gülüşüp, “Bak baş parmağını da kullanıyor.” demişlerdi. Gittiğimiz köy düğününde arkadaşlarım oyun oynarken çocuk halimle annemlerin yanında kemençeciyi izlerken saatlerce kılımı kıpırdatmadığımı hatırlıyorum. Aradan yıllar geçti. Okula başladıktan sonra sınıf arkadaşımın evine oynamaya gittiğimizde yan odada kavga yaşanıyordu. Eniştesiyle ablası bağırışıp duruyordu. Olayı sonradan anladım. Adamın bağlamasını bir gece önceki misafir çocuk kırmıştı. İyi ama parayla alınabilecek bir şey için bu kadar tantana niyeydi? İşler hiç de öyle kolay değilmiş meğer. Bir enstrümanı aynı usta da yapsa, aynı ağaç cinsini de kullansa, hatta aynı kütükten de olsa, aynı boyutları, aynı kapağı kullansa bile aynı sesi alamazsınız. Ağacın budakları, nemi bile önemliyken hepsi aynı bile olsa sesi aynı olmaz. Elle yapılan her enstrümanın tınısı sadece ona özel bir kod gibidir. Dolayısıyla adam sinirlenmekte biraz haklıydı ama keşke onu iyi saklasaydı. Ne kadar para ödese de o sesi tekrar duyamayacaktı. Müzisyen için bundan daha büyük bir felaket düşünemiyorum. Parayla bir bağlama alabilirsiniz ama servet de harcasanız o bağlamayı alamazsınız. Kemençe dediğin öyle büyütülecek bir enstrüman değil aslında. 8 cm uzunluğundaki küçük klavyesine hepi topu 11 nota sığabiliyor. Zorlayıp o çirkin si’yi de katacaksanız 12 en fazla. O da 1,5 oktav demektir. Ama 8 cm’in içine sığdırabileceğiniz duyguların bir sınırı yok… Mesela tulum ise kocaman boyutlarına ve bu dünyaya ait olmayan sesine rağmen sadece 6 nota ses verebiliyor ama bizde bıraktığı etki bundan çok daha fazlası… Genelde Karadeniz müziği, Batı müziği gibi geniş ses aralıklarına sahip olmaması sebebiyle genelde kısa bir veya iki melodinin tekrarına dayanır. Bir de orkestrada geniş ses aralıklı bir enstrüman kullanan tüm müzisyenler aynı sese akort edip o an vokalistin karar sesine getirip çalmaya başlayabilirlerken kemençeyi karar sesinin sadece yarım ses aşağısına veya yukarısına çekebilirsiniz. Karar sesi ise bir kemençenin en güçlü ses verdiği merkez notasına denir. Bunu pek kimse bilmez. Vokal re okuyacaksa sizdeki la kemençeyle çalamazsınız. Çantanızdan re kemençenizi veya varsa mi bemol bulup re’ye çekmelisiniz. O sebeple kemençe çantaları genelde tekli olmaz, ikili veya üçlü olur. Bana gelen misafirlerin evin her yerinde kemençe gördüklerinde, durumu izah etmem çok uzun sürer genelde. Bir de her ağacın tınısı inanılmaz fark eder. Erik ağacı ile dut ağacının farkı öyle az buz değildir. Erik ağacı neme dayanıklı ama keskin ses verirken dut ağacı daha puslu ve derin bir sese sahiptir. Bunun yanında genelde meyve ağaçlarının (erik, kiraz, armut, dut…) tamamı güzel ses verirken mesela dut ile daha kalın sesler (re, do veya alt oktav la, sol, fa..) hedeflenirse daha başarılı olur. Erik ise la, sol diyez gibi tizlerde bence daha güzel oluyor. Dedim ya, çocuklukta bazı sahnelerin bıraktığı iz basit bir anı olmanın çok daha ötesindedir, hayatımızı oraya mıh gibi çakar.
- Oct 1, 2026
Yemin etmek tuhaf bir şey. “Ben yapmadım.” İnanmadınız. “Yemin ederim ben yapmadım.” Nedense ikinci cümle ilkinden daha güçlü kabul edilir. Oysa ortada yeni bir kanıt yok. Doğru söylediğinden şüphelendiğiniz insan yalnızca söylediği söze bir söz daha ekledi. Bazı yeminlerde gerçek bir yaptırım vardır elbette. Mahkemede yalan yere yemin etmenin hukuki sonuçları olabilir. İnanç üzerine yemin eden ve bunun bir karşılığı olduğuna inanan biri de kendi sistemi içinde bir bedel görebilir. Ben bunlardan bahsetmiyorum. “Çocuğumun üzerine yemin ederim.” “Annemin üzerine yemin ederim.” “Ekmek çarpsın.” Peki yalan söylersen ne olacak? Muhtemelen hiçbir şey. Çocuğunun başına bir şey gelmeyecek. Annen hastalanmayacak. Ekmek de bulunduğu yerden kalkıp seni çarpmayacak. Üstelik bunu yalnızca yemin eden değil, yemini duyan da bilir. Buna “Yemin ederken insan itibarını rehin bırakır” diye itiraz edilebilir. Ama yalan söylemek zaten itibarı ortaya koymak değil midir? Ben yapmadım dedikten sonra yaptığım ortaya çıkarsa yalancı olduğum anlaşılır. Başına yemin ederim eklememiş olmam itibarımı kurtarmaz. Elbette yemin ederek yalan söylemek daha ağır görülebilir. Fakat yemin daha ciddi kabul edildiği için yeminli yalan daha ağırsa, yeminli yalan daha ağır olduğu için de yemini daha güvenilir buluyorsak açıklama kendi etrafında dönmeye başlamıyor mu? Asıl tuhaflık burada. Karşımdaki insanın sözüne zaten güvenmiyorsam, kendi sözünün güvenilirliğine ilişkin verdiği ikinci güvence neden güvenimi artırsın? Kaynak aynı. İlk cümlede yalan söyleyebilen insan, ikinci cümlede de yalan söyleyebilir. O halde geriye garip bir durum kalıyor: Güvenmediğimiz bir insanın sözüne, yine aynı insanın başka bir sözünü ekleyerek güven üretmeye çalışıyoruz. İkimizin de gerçekleşmeyeceğini bildiği bir yaptırım bunu nasıl başarıyor?
Ranked by total interactions across everything we have tracked for this account, which is a longer history than the 30-day window the rates above use. The multiple compares each post to this account's own median.
Buy or sell Twitter (X) accounts - escrow-protected
PlayerSells is an escrow marketplace for Twitter (X) accounts. Every deal is protected, with no middleman risk.
Reading these numbers
A typical post picks up 229 interactions against 186K followers, an engagement rate of 0.126%. Measured over 60 original posts, its engagement rate beats 64% of 20,444 tracked accounts of a similar size, which puts it in the middle of its size range rather than at either end. Posts are seen about 25K times each, and 0.926% of those impressions turn into an interaction. That is about 13.3% of the follower count, which is the gap between an audience on paper and an audience in a timeline. Posting runs at about 2.2 posts a day over the last 30 days, with activity on almost every day in the window. Most posts go out around 07:00 UTC, and Wednesday is the busiest day of the week. Of the 60 posts sampled, 78% carry an image or video and 8% are part of a thread. The account's strongest tracked post pulled 1.6K interactions, about 7.0x its own typical post.
- What is ArreatSummit's engagement rate on X?
- ArreatSummit (@thearreatsummit) has an engagement rate of 0.126%, based on the median interactions across 60 original posts from the last 30 days against 185,907 followers. Replies, reposts and quote-posts of other people are excluded from that sample.
- Is that a good engagement rate?
- At 0.126%, ArreatSummit sits above the 25th percentile of the 205,374 accounts in this comparison. Those comparison accounts are all large ones, because our scanning cadence is weighted towards big accounts, so this is a ranking among peers of similar scale rather than a ranking across X.
- Does @thearreatsummit have real engagement?
- Its engagement rate beats 64% of the tracked X accounts closest to it in follower count (20,444 accounts), which puts it in the middle of its size range group. Ranking inside a size band matters because engagement rate falls as accounts grow, so a raw rate would mostly re-measure the follower count. It is a starting point for a look at follower quality, not a verdict on it.
- When does @thearreatsummit post?
- Most posts go out around 07:00 UTC, and Wednesday is its busiest day, at roughly 2.17 posts per day across the measured window.